Yeni Ontolojilerin Öznemerkezcilik Karşıtlığı Üzerine
Felsefe Dünyası July 15, 2026 DOI: 10.58634/felsefedunyasi.1806943 (opens in new tab) via OpenAlex
Summary
AI-generated from the abstractThis article critiques the anti-anthropocentrism of new ontologies developed in the context of the Anthropocene, such as object-oriented ontology (Harman) and speculative materialism (Meillassoux). While these movements decenter the human and emphasize the autonomy of knowledge and nature, the article argues that they lapse into a reductive framework by weakening the subject, paradoxically risking a return of anthropocentrism in a different form. To overcome this problem, the article presents Schelling's philosophy of nature as an alternative. Schelling conceives nature as a creative and productive process, grounding the subject-object distinction as a result of this productivity.
Study at a glance
| Characteristics | Theoretical or philosophical paper Peer reviewed |
|---|---|
| Keywords | Government linguistics Work physics Subject documents Legislation Product mathematics |
| Key finding | Argues that Schelling's philosophy of nature offers a way to overcome the reductive framework of new ontologies by conceiving nature as a creative process that grounds subject-object distinction while preserving reflexive subjectivity. |
Abstract
Bu makale, Antroposen bağlamında gelişen yeni ontolojilerin öznemerkezcilik karşıtı tutumunu ele almakta ve bu eleştirinin sınırlarını tartışmaktadır. Nesne yönelimli ontoloji (Harman) ve spekülatif materyalizm (Meillassoux) gibi akımlar, insanı merkezden uzaklaştırarak bilginin ve doğanın özerkliğini vurgulasa da özneyi zayıflatmaları nedeniyle indirgemeci bir çerçeveye kaymaktadır. Bu durum, paradoksal biçimde öznemerkezciliğin farklı bir biçimde geri dönüşüne yol açabilmektedir. Makale, bu sorunu aşmak için Schelling’in doğa felsefesini alternatif bir öneri olarak sunar. Schelling, doğayı yaratıcı ve üretken bir süreç olarak kavrar, özne-nesne ayrımını bu üretkenlikten türeyen bir sonuç olarak temellendirir. Böylece öznemerkezci egemenliğin ötesine geçen ve refleksif öznelliği koruyan bir yaklaşım ortaya çıkar. Sonuçta, insanı doğanın egemeni ilan etmeyen, fakat sorumluluk taşıyan bir bileşeni olarak yeniden konumlandıran bir doğa anlayışı önerilmektedir.